.Sözüm Ona.
OOO KİMLER GELMİŞ

Lütfen Giriş Yapınız,Yada Üye Olunuz!
Umarız Forumumuzda İyi vakit geçirirsiniz...



.Sözüm Ona.

.____ SÖZÜM ONA ____.
 
AnasayfaKapıGaleriAramaKayıt OlGiriş yapİLetiŞiM
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Giriş yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni hatırla: 
:: Şifremi unuttum
En son konular
» aöf sınav giriş yeri öğrenme
Çarş. Mayıs 16, 2018 10:43 am tarafından Muhtesim

» Köy okuluna kütüphane kurdu
Paz Mayıs 13, 2018 9:13 pm tarafından Muhtesim

» yürekli anneler
C.tesi Mayıs 12, 2018 9:27 pm tarafından Muhtesim

» Merhamet denizi
Salı Mayıs 08, 2018 9:27 am tarafından Muhtesim

» ne acıdır ki
Cuma Mayıs 04, 2018 8:23 am tarafından Muhtesim

» mutluluğu yaşamak
Cuma Nis. 27, 2018 11:38 am tarafından Muhtesim

» sevgiyle kal her gece
Perş. Nis. 26, 2018 9:50 am tarafından Muhtesim

» duvar dibi
Ptsi Nis. 02, 2018 9:02 am tarafından Muhtesim

» suskunluğumun sesi
Perş. Mart 29, 2018 10:41 am tarafından Muhtesim

» Sıranın en sonu
Perş. Mart 29, 2018 10:37 am tarafından Muhtesim

En iyi yollayıcılar
Muhtesim
 
berfin
 
karanfil
 
Necati
 
hzn
 
SusKun
 
Aslı
 
ela-gözlüm
 
buket_07
 
Şamil
 
Anahtar-kelime
yalnızlık kadın Dostoyevski hatırla iletişim sokağı hayaller adamlığı hayal kalbim özgürlük muhtesim sevgi sosyologlar sosyolog uyku bıyık
SAAT
NAMAZ ÖĞRENİYORUM
NAMAZ HABERLERİ
  SİTENE EKLE
SİTENE EKLE
Kur’an-i Kerim OgReN
www.baktube.tr.gg
sitene ekle
İstiklal Marşı
İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Mehmet Akif Ersoy


GüNüN SöZü
Ads

    No ads available.



    Yeni Başlık Gönder   Cevap GönderPaylaş | 
     

     “Er Getire Hak Yetire” Anlayışı Nerede Kaldı?

    Aşağa gitmek 
    YazarMesaj
    berfin
    TecrubeLi ÜyE
    TecrubeLi ÜyE
    avatar

    Ruh HaLi :
    Hangi ülkedensiniz :
    Mesaj Sayısı : 1060
    Teşekkür Sayısı : 1847
    Kayıt tarihi : 01/11/08

    DoSt GüLLeRİ
    ŞİİRLERİM: 22

    MesajKonu: “Er Getire Hak Yetire” Anlayışı Nerede Kaldı?   C.tesi Şub. 06, 2010 10:26 pm

    Son yıllarda ülkemizde yapılan araştırmaların neticeleri, eşlerin boşanma sebeplerinin en başında “geçimsizlik”in yer aldığını gösteriyor. Onu, sırasıyla ilgisizlik, sorumsuzluk, kıskançlık, çocuk sebebiyle yaşanan anlaşmazlıklar, ekonomik sıkıntılar ve eşle kopukluk takip ediyor.

    Yine araştırmalara bir göz attığımızda, boşananların yüzde 90’ının şehirlerde yaşadığı neticesi ile karşılaşıyoruz. Boşananların çoğunun sadece 2 ilâ 5 yıl arasında evli kaldıkları da bir başka gerçek… Boşanan çiftlerin büyük bir bölümü, tanışıp, bir süre flört ederek evlenmekte, bunların yüzde 90’ı evlilik kararını kendileri vermekte, evlenmelerinde birinci sebep “âşık olmak” şeklinde belirtilmektedir. Daha çok boşanmak isteyen tarafın genellikle kadınlar olması da diğer bir ayrıntı…

    Medyanın ve global dünyanın gösterişli ambalajlar içinde pazarladığı eşitlik çabası, bilhassa kadına zarar veriyor. Kadın, kendi ayakları üzerinde durma gayesi üzerine bina ettiği hayatının yük ve mes’uliyetlerini taşımakta zorluk çekiyor. Bu da işi, itaatsizliğe, geçimsizliğe, sorumsuzluğa, kavgalara kadar götürüyor ve nihayetinde saygı-sevgi ikilisinde açılan yaralar derinleşip evlilik de bir kangren hâline dönüşüyor.

    Medyanın bir pazarlama biçimi de diziler… Her yeni dizi ile yeni bir tarz, bir hayat şekli oluşturulmaya çalışılıyor. Bir dönem eşkiya-töre, bir dönem mafya, bir dönem komedi, sonra drama ile meşgul edilen zihin ve kalp dünyamız, şimdilerde ise âileyi merkeze alan dizilerle yoklanmakta… Birbirini arkadan vuran âile fertlerinin arz-ı endâm ettiği, ahlâksız konuşma ve ilişkilerin hayat tarzı hâline geldiği, lüks ve refahın boca edildiği programlar bunlar... Dikkat edilirse bu tür programların seyircilerinin mühim bir kısmını toplumun gelir seviyesi düşük, dînî-ahlâkî eğitim imkânından kısmen mahrum kesimi oluşturmakta… Akşam dizilerde gösterilen mevzuların sabahki kadın programlarında sağlamasının yapılıp, bunun bir hayat tarzı olarak halkın şuuraltına yerleştiriliyor olması da dikkate değer başka bir detay… Bu sayede medya, toplumun en alt kademesinden başlayarak bir değişim- dönüşüm gerçekleştirmeye çalışmakta…

    Bu değişim-dönüşümün hayata aksetmesi hiç de zaman almıyor. Oyuncuların hayat tarzları, ev dekorları, konuşma şekilleri model alınarak bir adaptasyon başlatılıyor. Fertler yavaş yavaş bu kültüre ayak uydurunca, içinde yaşadıkları âilenin inançları ve değerleri ile bir zıtlaşmadır başlıyor. “Rol model” olarak sunulan hayatlara uyma çabası, âilenin maddî ve mânevî olarak yaşayacağı problemlerin ilk basamağını oluşturmaya başlıyor. “Ben kimsenin kahrını çekemem, üstelik kendi ayaklarım üzerinde durabilirim!..” tavrı, “ben merkezli” yaşanan hayatları beraberinde getiriyor. Böylece zengin ve fakir kesimin ahlâken benzeşmesi ve dinden uzaklaşma, âile ve toplumun içten içe yıkılmasıyla sonuçlanıyor. “Kol kırılır, yen içinde kalır.” anlayışı ve âile içindeki karşılıklı fedakârlıklar, yerini “ben”lerin merkeze alınmasına bırakıyor.

    Eskiden dedelerin, ninelerin, anne, baba, çocuk ve torunların bir arada yaşadığı âileler vardı. Evde dedenin sözü geçer, ninenin ağırlığı hissedilir; ev halkı, vazife ve mes’uliyetlerinin idrâkinde bulunurdu. Hayatın değişen akışı, âileleri küçülttü. Çocuklar, dede ve ninenin rahle-i tedrîsinden geçemeden, anne-babanın tecrübesizliğine mahkûm oldular. Âile büyüklerinin varlığı ile hissedilen sosyal baskı; rahatlığa ve değerlerde gevşemeye meydan hazırladı.

    Aile büyüklerimizden sıkça işittiğimiz bir atasözü vardır: “Er getire, Hak yetire.” Anadolu’nun kimi şehirlerinde halkımız, bu sözü, “Er getiri, Hak yetiri!” şeklinde de söyleyegelmiştir. Bu, şu anlama geliyor: “Er, yani evin erkeği çalışır, helâlinden kazanmaya gayret eder, Hak Teâlâ da kazandığı rızkına bereket ihsân eder, kazanç bütün ev halkına yeter, Cenâb-ı Hak, o kazancı yetirir, bereketlendirir.”

    Ekonomik kriz, yukarıda bahsettiğimiz toplumdaki değişim ve dönüşümün fitilini ateşledi âdeta... Krizin neticeleri, karı-kocayı, âileyi, evlâtları bir savruluşa götürdü. Ekonomik anlamda bunalan âileler, çeşitli çözüm yollarına başvurdular. Ev ekonomisini madden canlandıralım derken mânevî kayıplar vermeye başladılar. Kimilerine sınıf atlamanın heyecanı birkaç beden bol geldi, kimileri krizin tabiî bir neticesi olarak rızkını büyükşehirlerde arama yoluna gitti, kimi evlâtlar da âilelerini geride bırakıp büyükşehirlerde maddî kazancın peşinde, hırslarının kurbanları oldular.

    Meselâ bir hanım var, yeğenimin okuldan arkadaşının velisi... Orta halli bir âileden gelme, ilkokul mezunu. Son yıllarda beyinin işleri yolunda gitmeye başlayınca, maddî olarak bir sınıf atlama imkânı doğmuş. Yeni ev, yeni araba, yeni çevre, yeni insanlar… Beraberinde gösteriş, hırs, dünya sevgisi… Katıldığı kabul günlerini aklında tutamayıp özel bir ajandaya kaydetmeye başlamış. Her katıldığı kabul günü, onun için yeni bir külfet demek… Bitmek tükenmek bilmeyen masraf ve istekler, bu hanımın beyini; “Dilediğini yapabilirsin, yeter ki isteklerime yetiş!..” noktasına getirmiş. Bu da âileyi içten içe yıkıma doğru sürüklemiş. Diğer taraftan yeni ekonomik imkânlar ve sosyal çevre, kişilik ve kılık-kıyafet uyumunu da beraberinde getirmiş. Oradan buradan kısalan etek ve manto boyları, bir müddet sonra kaybolan örtüler vb… Daha sonra işler bozulunca, yaşanan lüks hayatın acı faturası, bütün âileyi derinden derine sarsmış.

    Aslında ekonomik krizin en pahalı ve maalesef kolay fark edilmeyen faturası, evlâtlar üzerine çıkıyor. Ebeveynler hayat şartlarıyla mücadele ederken, evlâtlarının terbiyesini ihmâl eder oldular. Anne ve babanın gün içinde, hatta akşam saatlerinde de çalışıyor olması, ailelerin çocukların eğitim ve bakımını televizyon, internet ve sokaklara bırakması neticesini doğurdu. Akşam, eve yorgun gelen ebeveynler, evlatları ile ilgilenmeyi onların sadece maddî ihtiyaçlarını karşılamak olarak algıladılar. Çocuk, kendisine verilen harçlığı, gerektiğinde boğazından kısarak öğle aralarında okuldan internet kafeye giderek bilgisayar karşısında değerlendirdi. Sonuçta aynı çatı altında birbirinden habersiz, varlıklı, ama ilgisiz kimseler bir arada yaşayarak görünüşte bir “âile”yi oluşturdu.

    O hâlde…

    Anne ve babalar, kendilerine ve âilelerine daha fazla zaman ayırmalılar. Onların dertleri ve istekleri ile yakından ilgilenmeliler. İnsanın maddî ihtiyaçlarının karşılanmasından daha âcil ve önemli olan, ruhunun ihtiyaçlarının giderilmesidir. Bu sebeple onların dînî bilgi ve yaşayışa teşvik edilmesi, âile içinde sevgi ve saygı ortamının oluşturulması, anne-babaların çocuklarının her hâliyle bilinçli olarak ilgilenmesi çok önemlidir.
    İnsanın en değerli sermayesi olan vaktini, dünya ve âhirete faydası olmayan boş şeylerle geçirmek yerine, kendisine, âilesine veya içinde yaşadığı topluma yönelik hayır ve hizmet projelerinde değerlendirmesi gerekir. Bu sayede hanımlar da hayatta çok daha aktif rol almaya başlayacaklardır.

    Kadınlar ve erkekler, âile fertlerine karşı daha sabırlı, daha fedakâr ve anlayışlı olmalı, sahip oldukları âile yuvasının kıymetini bilmelidirler. Zira çoğunlukla geçerli olan kaide şudur ki:

    Bütün sıkıntılarına rağmen âile yuvası, olanca rahatlığına rağmen tek başına yaşamaktan daha koruyucu ve insanın iç dünyasını daha çok huzura kavuşturan emin bir sığınaktır.

    Fatma Bağan
    Altınoluk - Şebnem Dergisi


    SeSiNi DeĞiL SöZüNü YüKsELt YaĞmUrLarDıR BüYüTeN ZaMbAkLaRı GöKGüRüLtÜLeRi DeĞiL.
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
     
    “Er Getire Hak Yetire” Anlayışı Nerede Kaldı?
    Sayfa başına dön 
    1 sayfadaki 1 sayfası

    Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap verebilirsiniz
    .Sözüm Ona. :: SoSyoLoGLar SokaĞı-
    Yeni Başlık Gönder   Cevap GönderBuraya geçin: